Sonucu itibarıyla 16 Nisan referandumunda milletimiz, yüksek iradesine sunulan sistem reformunu ‘evet’ demek suretiyle onaylamıştır. Halkımız demokratik tercihini, vesayet simsarlığını besleyen mevcut sistemi dönüştürme iradesi yönünde ortaya koymuştur. Demokratik meşruiyet ilkesi çerçevesinde halk iradesi, referandumla hükûmet sistemimizde yapısal dönüşümün başlamasını onamıştır.

Halkımız bu iradesini %85’lik yüksek katılım düzeyi ile ortaya koyarak etkin yurttaşlık ve demokratik bilincini bütün dünyaya göstermiştir. Bu katılım oranı, özellikle Batı dünyasındaki ‘apolitik yurttaş performansı’ ile mukayese edildiğinde oldukça önemli bir demokratik siyasal bilince tekabül etmektedir. Bu yönüyle 16 Nisan referandumunun gerçek galibi, demokratik siyasal iradesini sükun ve barış içinde ortaya koyan yüce Milletimiz olmuştur.
Seçim hukuku çerçevesinde seçimlerin sevk ve idaresinin sorumluluğu, il ve ilçe seçim kurulları ile nihai üst yargısal merci olarak Yüksek Seçim Kuruluna (YSK) aittir. İlgili kurulların referandum sürecinin yönetimi noktasındaki olası ihmalleri, seçmenin iradesine gölge düşmesine yol açmamalıdır. Tecelli eden halk iradesine, içeriden ve dışarıdan yönelen gölgeleme çabaları halkımızın demokratik vicdanında mahkûm olmuştur. Referandum kampanyası sürecinde ortaya çıkacak muhtemel sonuçlar üzerinden yürütülen meşruiyet sorgulamaları, ne yazık ki sonrasında seçimin meşruiyetine ilişkin dispolitik bir dile dönüştürülmüştür. Vesayet kışkırtıcılığına yol açar biçimde meşruiyet tartışmaları yürütmek, demokratik siyasetin dili, tavrı ve ruhu ile bağdaşık değildir. Bu, bir kesimin halk iradesini sindirim noktasında yaşadığı kalıtsal rahatsızlığın yeniden nüksetmesidir.
Referandumun sonucu; siyaset anlayışımızdan siyasi partilere; siyaset sosyolojisinden politik söylem stratejilerine; iktidar politikalarından muhalefet pratiklerine; sivil toplum yapılanmasından medya örgütlenmesine kadar oldukça geniş yelpazede çeşitlendirilebilecek alanlarda anlama ve derinlikli okumalara konu edilebilir. Ancak kamuoyu önünde referandumun sonuçları üzerine dillendirilen değerlendirmeler, çoğunlukla bir ‘anlama’ çabası olarak değil; bir ‘açıklama’ şeması biçiminde ortaya çıkmaktadır. Yorumbilimsel açıdan bunlardan ilki, anlayan özne ile nesne veya anlama konusu arasında bir etkileşimi ve ufukların kaynaşmasını gerekli kılmaktadır. İkincisi ise, katı bir kavramsal ve yöntemsel belirleme ile olguları izah etme yolunu tercih eder. Kuşku yok ki, ‘değerleri, ilkeleri, normları ve idealleri’ üzerinden tanımlanabilir olan yaşamın sosyolojik dinamiğini esas alan anlama çabası üzerinden yapılacak olan yorumlamalar kamuoyuna daha sahici bir anlam çerçevesi sunacaktır.
Sosyolojiye değil metodolojik determinizme dayalı açıklama şemaları ile üretilen değerlendirmeler, biçimlendirici bir siyasal tasarım (hendese) üzerinden okumalar veya açıklamalar yapmaktadır. Bu bakış açısı, toplumun siyasal beden bütünlüğünü atomize etmeyi amaçlayan bir zihin dünyasını yansıtmaktadır. Bu noktada negatif bir içerimle kullanılan ‘kutuplaşma’ kavramı, söz konusu açıklama şemaları için elverişli bir araç olarak kullanılmaktadır. Referandumun halk iradesine sunmuş olduğu iki seçenek etrafında şekillenen politik tercihleri, ‘kutuplaşma’ kavramına referansla toplumsal bir yarılmanın göstergesi olarak yorumlamak doğru değildir. Zira bu sonuç, yürürlüğe girecek olan sistemin öngörüsü doğrultusunda, politik ayrışmaları optimal bir noktada bütünleştirici blok siyasetinin dinamiğine uygunluk arz etmektedir.

Hiç kuşkusuz Türkiye’nin siyasal sosyolojisi, kategorik açıklama şemalarına referansla iki kutuplu bir eksen üzerinden okumayı mümkün kılamayacak biçimde zengin ve dinamiktir. Bu çoğulcu ve özgün sosyolojide siyasal tercihler, oldukça dinamik bir sosyo-manyetik alan üzerinde bulunmaktadır. İdeolojik kutuplarda donuklaşan değil, dinamik merkezde yoğunlaşan rasyonel bir seçmen sosyolojisi söz konusudur. Nitekim seçmen kitlesinin yaklaşık olarak yüzde seksenlik oranı, kendisini bu dinamik merkez üzerinden tanımlamaktadır.

Sonuç olarak, politik tutumunu kategorik ideolojik muhafazakârlık üzerinden tanımlayan siyasal söylemlerin verili sosyolojik dinamiğe hitap etmesi mümkün değildir. Zira bu çok değişkenli ve boyutlu dinamik üzerinden organik bir siyasal mecra ve dil üretemeyen; tersine toplumsalı üstencilikle biçimlendirmeye çalışan politik tutumların ve gösterişsel halkçılık pratiklerinin bir karşılığı yoktur.


turkiyegazetesi.com.tr
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.