ÖZEL HABER:
A'dan Z'ye Türk Yargısı üzerine...

Bu süreçten önce biraz geçmişe gidecek olursak. 17 Şubat 2010 tarihinde Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner mesleki nedenle, yani bir cemaat hakkında soruşturma yaptığı ve yaptırdığı iddiasıyla Erzurum Özel Yetkili Başsavcılığı Vekilliği tarafından gözaltına alınmış, sonrasında tutuklanmıştı. Bu Türkiye’de ilkti… Cumhuriyet Başsavcısının görevi sırasında ve görevinden dolayı yaka paça makamından gözaltına alınıp tutuklanması bir şoktu. Tabi Türkiye için bu şoklar devam etti.  2010 yılının öncesinde de sonrasında da 2014 yılına gelinceye kadar, malum 17-25 Aralık sürecine gelene kadar Türkiye ilginç bir yargı döneminden geçti. Geçti diyorum bir süre soluklandı ve sonra süreç yine başladı. Şöyle net tespitler yapmak gerekir. “Kuvvetler ayrılığı” ilkesine göre, her bir kuvvet, kanun koyucu olan yasama, onu uygulayan yürütme ve idare ile uyuşmazlıkları çözen yargı ve bunların mensupları görevlerinden dolayı, görevlerinden kaynaklanan yetkiler nedeniyle suç işlemişlerse doğrudan soruşturma yapamıyorsunuz, dava açamıyorsunuz. Bu insanlar hemen sorumlu tutulmazlar, yani görevlerinden kaynaklanan yetkileri doğru dürüst kullanıyorlarsa sorun yok. Şimdi Sayın İlhan Cihaner meselesine dönünce, o dönemde kimse sorgu sual soramıyordu. Ergenekon’un başladığı, devam ettiği, Balyoz fırtınasının koptuğu, soruşturmaların “darbeler” olarak isimlendirildiği, operasyonlara isimler verildiği ki yargıda operasyon olmaz, operasyon askeriyede ve tıbbi alanda olur, böyle bir dönem geçirdik.
“Kanunlar yap-boz tahtasına döndü”
Benim net fikrim şudur; bir insan suç işlememeli işlerse de neyse karşılığında öngörülen cezası yargılanmak suretiyle o cezaya mahkum edilmelidir. Geldiğimiz noktada Türkiye’de, gerek kanunlar ve gerekse uygulamalar yap-boz tahtasına dönüştü. Böyle bir dönemde biraz önce kısa tarihini verdiğim, hayatlarını kaybedenleri saymıyorum, yani İlker Başbuğ’un tutuklanmasını ya da oradaki hukuka aykırılıkları saymıyorum, birçok insan mağdur oldu. Bu mağduriyetler nedeniyle yeni mağduriyetlerin yaşanması şahsım tarafından meşrulaştırılamaz, yani kimse için “oh olsun” diyemeyiz. Bunu diyen hukukçu ise ayıplarız, çünkü doğru değil. Olması gereken herkese eşit mesafede yaklaşılmasıdır. Özellikle bir tedbir olan tutuklamanın tasfiye, ceza ve sindirme aracı olarak kullanılmamasıdır. Biz, “esasa ulaşmak için usul feda edilebilir” diyenlerden değiliz.
“İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı çaresiz kaldı”
Buradan hareketle, geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen önemli bir yargı faaliyeti oldu. Toplu olarak İstanbul Adliyesi’nin tüm Sulh Ceza Hakimleri reddedildi ve sonrasında da yetkisi olmayan bir hakim tarafından tutuklu 63 kişinin serbest bırakılmalarına karar verildi. Anladığım kadarıyla orada da bazı tartışmalar oldu.  Şu söylendi, Sulh Ceza Hakimini reddettiğinizde kim inceler bunu, orada boşluk varsa Asliye Ceza Mahkemesi inceler. Mesele kimin inceleyip incelemeyeceği değildi. Soruşturma aşamasında, yani Savcılık soruşturmasında sizin tutuklanmanıza, tahliye talebinize bakan hakim tarafsız değilse reddedilebilir. Elbette bir başka hakim bunu inceler, boşluk olmaz, boşluk varsa mevcut düzenlemelerden birisi uygulanır. Ama sorun; orada 10 Sulh Ceza Hakiminin birden, beklenmeyen gerekçelerle, topluca bir kararda reddedilmesi olup, ardından da tahliye taleplerine bakmaması gereken, olumlu veya olumsuz anlamda incelememesi gereken bir hakimin 63 kişiyi tahliye etmesi…  Zannediyorum böyle bir örnek yoktur, beğenelim veya beğenmeyelim kanunla kurulan Sulh Ceza Hakimliklerinin tümü ile devre dışı bırakılması kabul edilemez, Haydi tarafsız olmadıklarına karar verildi, o zaman yerine tahliye talebini Sulh Ceza hakimi sıfatıyla inceleyen bir hakim olmalı ve Sulh Ceza Hakimliği olarak karar vermeli idi, “efendim Sulh Ceza hakiminin kararını bir diğer Sulh Ceza hakimliği inceleyemez, Mahkeme inceler, üst merci inceler” diyerek, kanuna rağmen hukuk oluşturamazsınız… Beğenirsiniz beğenmezsiniz ortada bir kanun var, o kanunun gereklerine uyacaksınız. Beğenmiyorsanız da Anayasa Mahkemesi’ne gideceksiniz, iptalini isteyeceksiniz. Ama kendiniz kanun koyamazsınız. Öyle bir usul izlendi ki, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı çaresiz kaldı, kararlara itiraz etse nereye edecek, Ağır Ceza Mahkemesine mi? Bu itirazlar üç gün Asliye ceza Mahkemesinde bekleyebilir. Kanun yoluna mı? Nereye, efendim kanun yararına bozma talebi ile Adalet Bakanlığı’na gidilsin, niye? Ortada karar var! Bunların hepsi zorlama, önceye dayalı tecrübe yok, ne Sayın Cihaner’de, ne de başka bir yerde… Bakıyorsunuz, Sulh Ceza hakimliklerine ÖYM ve TMK Mahkemelerinin devamı deniyor, o kadar uzun boylu değil, ama diyelim ki öyle, o dönemde böyle yetki müdahaleleri yaşanmadı. Burada mesele tutukluluğu tartışmak değil, soruşturma aşamasında Asliye Ceza mahkemesinin bu sıfatla tutukluluk durumunu inceleme yetkisi var mı? Yok, bu net. Biz yetki için, yazılı hukuk sisteminde kanuna bakarız. Anayasanın 138. maddesinin 1. fıkrası da öyle emrediyor.

“Hukukun temeline dinamit koyuluyor”
Bence burada en önemli mesele, sokaktaki adalet bekleyen vatandaşın algısı. Artık Türkiye’de yargıya bakış, “sucu hakim, bucu hakim, senin mahkemen, benim mahkemem, senin savcın benim savcım, senin polisin benim polisim” şekline geldi. Böyle bir kutuplaşma, böyle bir siyasileştirme zaten yargıya güvenin taban yaptığı noktada bu son hadise beklenmeyen bir durum oldu. Yani, “siz zaten tahliye etmeyeceksiniz biz böyle bir yöntem bulduk”. Böyle yapılarak hukuk yargının temeline dinamiti koyuyorsunuz. İlhan Cihaner ile başlayan, İlker Başbuğ ile devam eden, insanların hayatlarını kaybettiği, kural ve uygulamaların yap-boz tahtasına dönüştüğü, şike iddiasıyla bir spor kulübü başkanının özel yetkili savcılar ve mahkemelerce tutuklandığı, hukuk güvenliğinin kalmadığı, keyfiliğin ön plana geçtiği böyle bir dönem sonrasında, dönüp olanlara baktığımızda bunlara olağan hukuk düzeni ve “hukuk devleti” ilkesi ile açıklayamıyorsunuz.
Söylenen ne bunu iyi ayırmak lazım… Biz şu an olağan hukuk düzenindeyiz sözde! Bir seferberlik bir savaş hali yok, olağanüstü hal kanunu devreye girmedi. Ama işler öyle gitmiyor, yani “hukuk devleti” ilkesinde yaşasan da bir anda sabah gözlerini polis devleti ile açabiliyorsun. Hükümet şunu söyledi; “biz hata yapmışız, hata yapıp aldatılmışız”. Bu nasıl bir iş? Bir sivil toplum örgütü, cemaat veya kimse… Devletten talep eder değil de Devlete talip olur hale gelmiş günaydın! Hükümet ne diyor? “Sonuçta buraya gelmişler ve biz bunlara devleti teslim edemeyiz, seferber olacağız. Ne yapmamız lazım Milli Güvenlik Kurulu’nda bir karar alalım, tasfiye kararı, cemaat adı ile bilinen; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuvvetlerine, o kuvvetlerin yetkilerine sahip olmaya çalışan bu illegal yapılanmayla her alanda savaşalım”. Böyle bir süreçte anormalin normalleşmesi olur, hakim ve savcının da güvencesi olmaz…  Biz, Sayın Cihaner’e kadar hakim ve savcıların tutuklanamayacaklarını, adalet dağıtıcıları olarak bunların görevlerinden kaynaklanan yetkilerini kullanırken mükemmel olduklarını düşündük. Bu kabul o dönemde bozuldu ve güç savaşı başladı; “bendensin değilsin”.

“Kimsenin hukuk ve yargı karşısında dokunulmazlığı olmaz”
Dönelim 2014 Ocak ayına… Hatay ve Adana civarında MİT’e ait 2 tır kafilesine yapılan müdahaleye. O dönemde yürürlükte olan Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na göre, MİT personelinin soruşturulmasında Başbakan’ın izni gerekirdi. Sonradan Nisan 2014’de Kanunda değişiklik yapıldı ve yeni yargı dokunulmazlıkları getirildi. O dönemde Cumhuriyet Savcısının “suç işlendi” iddiasının kendisine ulaşmasından itibaren buna tepkisiz kalabilmesi, soruşturma başlatmaması diye bir durum olamazdı. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesi var. Yapmak zorundasın duyarsız kalırsanız, seyirci kalırsanız görevinizi ihmal etmiş olursunuz. Bu da Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesine göre suçtur. Savcıların savunmaları şu; “Bize bu yönde bir iddia geldi, biz görevimizden kaynaklanan yetkileri kullanmak zorundaydık”. Hükümet kanadı ve Milli İstihbarat Teşkilatı dedi ki, “hayır bu doğru değil, siz bunu kasten yaptınız. Bu olağan bir görevden kaynaklanan yetki kullanımı değil, siz Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni devirmeye teşebbüs ettiniz, siz casusluk suçunu işlemek amacıyla bunları yaptınız. Bu gidenler Türkmenler’e yardımken siz bunu Suriye’ye karşı gelen veya illegal yapılanmalara silah yardımı gibi gösterdiniz. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni zor durumda bıraktınız”. Bu hadiseden yaklaşık 4 ay sonra kanun değiştirildi. Denildi ki, bundan sonra böyle bir durum zuhur ettiğinde Savcı, konuyu Milli İstihbarat Teşkilatı’na soracak ve öncesinde müdahale edemeyecek. Kanun, Anayasaya uygun değil, yargıyı kısıtlıyorsun, hukuk denetimini daraltıyorsun, çünkü “hukuk devleti” ilkesi demek, Devletin tüm mekanizmasının ve herkesin, Devlet dahil yargı denetimine ve hukukilik denetimine açık olmasıdır. Eğer siz denetimsiz bırakırsanız, onun adı hukuk devleti olmaz. O dönemde savcıların bu yetkileri vardı açık ve net. Bir savcı kendisine suç işlendiği ihbarı ulaştığında ne olursa olsun delilleri toplamak zorundadır, izne gerek varsa da oluşturduğu dosyaya göre fezleke yazar. Eğer orada bir MİT meselesi varsa şu anda yürürlükte olan mevzuata göre onu MİT’e sormak gerekirdi. Ancak o dönemde ihbarı değerlendirmek, delil toplayıp tespit yapmak gerekirdi. Eğer MİT personelinin işin içine karıştığı tespit edildi ise onun soruşturmasının izni için Başbakanlığa müracaat edilmeli idi. MİT araçlarına dokunulmazlık 2014 yılının Nisan ayında geldi. Birbirine karıştırmamak lazım, çünkü biz diyoruz ki, kanunları yürürlükte olduğu zamanda değerlendirmek lazım.  O dönemde MİT tırına arama yapılmasına engel bir düzenleme yok. Neticede, eğer bir iddia gelmişse aramanın şartları oluşmuşsa arama yapılır. Önce MİT’e sorulsun diyemezsiniz. İki durum ortaya çıkıyor, ya o düzenlemeyi önceden koyacaktınız ya da böyle bir tasarrufa girmişseniz eğer, gizli de olsa belli makamlara bunu bildirecektiniz. Hangi taraftan konuşursanız konuşun, biz tabi objektif konuşmak durumundayız, kişiler sizi nasıl anlamak istiyorsa o taraftan anlayacaklardır. Eğer Adana’daki savcıların görevlerinden kaynaklanan yetkileri kötüye kullandıkları, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine kast ettiklerini, casusluğun içinde olduklarını somut delillerle ortaya koyabiliyorlarsa, bunlar dosyada yer almalıdır, bu yalnız soyut iddia ile olmaz. Ama koyamıyorlarsa, o takdirde savcılar, bir suç işlendiği iddiasından sonra şartlar oluşmuşsa arama ve elkoymaya girebilirler. Kimsenin hukuk ve yargı karşısında dokunulmazlığı olmaz, varsa da bu Anayasada gösterilir, kanunda gösterilir. O dönemde geçerli olan MİT Kanunu, yani 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’dur. Bu Kanunun 26. maddesinin Ocak 2014 tarihinde geçerli olan şekline bakılmalıdır.
Şunu söyleyen de var. Anayasa olabilir, kanun olabilir ama bunlar hukukun evrensel ilke ve esaslarına uygun değilse, yani sırf kanun olması onun hukuki olduğunu mu gösterir? Biz o tartışmanın içerisinde değiliz… Yani bu Ülkenin Anayasası var, Anayasa Mahkemesi var, oraya gideceğiz. Anayasayı ve kanunu tanımama gibi bir şekil ve sistem olamaz. Çünkü devletlerin disiplinleri vardır, sabahtan akşama kadar kimse bu ülkede müdür, başbakan olamaz, kanun çıkardım, tanımadım, tanımıyorum diyemez… Çünkü bir disiplin ve istikrar olmak zorundadır.

“Hakim tutuklanmasını normalleştirmek tehlikeli bir gidişat”
Hiç kimsenin tutuklanmasını istemem, bunlar kaçacak insanlar değil. Savcının, hakimin tutuklanmasını normalleştirmek tehlikeli gidişat olur, varsa bir suçu yargıla, adli kontrol uygula, fakat tutuklama, sonuçları itibariyle ağır bir tedbirdir. Ancak somut olayda şartları varsa uygularsın, ama uzun ve keyfi de uygulamamalısın. Biz olağan hukuk düzeninde olsak da olağan dönemden geçmiyoruz. Paralel Yapı ile uğraşıyoruz, onu ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, adı KCK, adı Paralel Yapılanma, adı cemaat, adı ne olursa olsun kimse talip olamaz. Bununla birlikte, bu ad altında, bunları kaldıracağız temizleyeceğiz diyerek gerçek manada görevlerini yapmaya çalışan, görevlerinden kaynaklanan yetkilerini kullanamaya çalışan insanların da baskı altına alınmaması, özellikle yargının siyasallaştırılmaması, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının bozulmaması gerekir. Yargı iktidarın yargısı değildir, yargı cemaatin yargısı değildir, yargı Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milleti’nin yargısıdır. Ama taşlar yerinden oynadı. Ve 2007 sonrasında 2010 yılında da hakim ve savcılar bakımından tren raydan çıktı. Ümit ederim bu anormalleşme normalleşmeye döner.

“Yargının DNA’sını bozdular”
Tutuklanmaları açıklamak mümkün değil, tutuklamanın şartlarına bakmak lazım. Hakim ve savcılar soruşturulabilir evet, görevleri sırasında veya görevlerinden doğan iddialar varsa ağır cezalık suçüstü halleri hariç, bu kişiler hakkında izin lazım. Ama yine ektiğimizi biçiyoruz. Suç örgütü, terör örgütü mütemadi bir suçtur, yani terör örgütü ortadan kaldırılıncaya kadar sonucu devam eder. Bu gibi kabullerle çok keyfi gözaltılar ve tutuklamalar yaşandı. Balyoz Davası’nda insanlar bir içeri giriyordu, bir dışarı çıkıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin DNA’sını bozdular. Sonuç olarak, yargının da DNA’sını bozdular. Bunları böyle yazıp konuşmak lazım, yoksa duruma göre konuşursan olmaz… Ben bakıyorum acı bir tebessüm oluşuyor. Herkes kendi tarafından konuşuyor, mesela bakıyorsunuz birisi çıkıp diyor ki, efendim bu Bakırköy’de tutuklanan hakimler nasıl olabiliyor? Bunları söyleyenlerin gidin 18 Şubat 2010 tarihli yazılarına bakın, bunların hepsi eski Cumhuriyet Savcıları, eski deneyimli hukukçular. “Olabilir savcı da suç işleyebilir, efendim bu bir görev suçu değildir”, neymiş görev suçu olmayan? İlhan Cihaner ve İlker Başbuğ ailevi meselelerden dolayı mı tutuklandılar? Görevlerinden kaynaklanan yetkileri kötüye kullandıkları iddiasıyla tutuklandılar. “Yargıtay, Anayasa Mahkemesi yargılayamaz” diyorlardı, o zaman ektin, şimdi biçiyorsun…
Balyoz’da söyledim, burada darbe suçu yok… Niye? Çünkü Hükümete darbe, cebir-şiddet kullanılarak işlenir. Tehditle darbe olmaz, yani mefruz cebirle darbe olmaz. Tehdit, yani varsayılan cebir 2004 yılında Türk Ceza Kanunu Tasarısı'ndan çıkarıldı. İfade hürriyetini sınırlar diyerek, doğruydu veya yanlıştı bilemem. Ama insanları 2003 yılında darbe girişimi yaptıkları iddiasıyla 2010 yılında derdest ettiler. Silah nerede, hangi cebir-şiddet? Ama İstanbul kapatılan 10. Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi bunu meşrulaştırdı. Dedi ki, ''Tehditle darbe olabilir''… Oysa ceza Hukuku niyete ve sübjektif tahminlere göre yargılamaya izin vermez. Esas olan, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesidir, yani eylem tarihinde suç kanunda tanımlanmış ve cezası da gösterilmişse, kişinin ceza sorumluluğu doğar. Beğenmiyorsan kanunun değiştir, ama o ana kadar ne ise onu uygula, sistemi bozma ve yeni icat ortaya çıkarma. Bu söylediğimiz doğruya uyulmadı ve işte ekilen biçiliyor, şimdi bu kararların emsal olarak kullanıldığını görüyoruz.
Hani siz bu soruşturmalarla, bu davalarla Türkiye'de darbeyi kaldıracaktınız, darbe kültürünü kaldıracaktınız, ne oldu? Hala darbeden insanlar tutuklanıyor. Ne oldu hani neyi çözdünüz hani şike soruşturması yaptınız, dava açtınız, Türk futbolu temizleniyordu… Türk sporu temizleniyordu ne oldu? Demek ki öyle değilmiş bu iş…  O zaman siz belirli yerlere müdahale için bunu yaptınız. Şimdi Hükümet kalktı diyor ki, “senin hedefin yolsuzlukları temizlemek, senin hedefin suçları ortaya çıkarmak değil, senin hedefin Türkiye Cumhuriyeti Devleti… Ben de sana Devleti yedirmem” diyor. Ve diyor ki, “Ben Milli Güvenlik Kurulu'na bunu sokarım, onun bir numaralı maddesi haline getiririm, seninle de uğraşırım” diyor. Keşke bu aşamalara gelmeseydik, Ülke ve yargı böyle ağır travmalar geçirmese idi. Hata yaptığını ve bundan döndüğünü söylüyorsun, döndün dönmedin, gücün yeter yetmez bilemem, ancak şu an vaziyet bu ve gördüğüm kadarıyla bu soruşturmalar devam eder.

“Benim üzüldüğüm elma ile armudun birbirine karıştırılması ve bunun sokağa yansıması...
Bir topluluktan, bir mahalleden bahsetmiyorsun, 80 milyon insandan bahsediyorsun. Bunların eğitimlisi var, eğitimsizi var, fakiri var, zengini var. Her tipten ve her zekadan insan var. Bu insanlara siz yargıyı, adaleti, hukuku düzeni anlatıp vereceksiniz. Bu insanlar nezdinde bozulan imajı nasıl düzelteceksiniz? Hakimi tutukla, savcıyı tutukla… Şunu diyebilirsiniz “onlar da o kusurlu eylemleri icra etmeselerdi”. Onlar zaten ettiklerini kabul etmiyorlar ki. Ülke bu aşamalara getirilmemeliydi. Bu aşamalara gelince belki Hükümet kendi açısından der ki, bu aşamalara gelirken benim kazançlarım oldu. Bunlar zorunluydu, ama işte o zorunluluğun sonuçları iyi mi olur, kötü mü olur? Yargı, Türk Silahlı Kuvvetleri bunlar nasıl yerine gelecek, nasıl yargıdaki kutuplaşma ortadan kaldırılacak, ne kadar sürecek? Çünkü hakimler ve savcılar biliyorsunuz emekliye ayrılamaz ve azledilemezler, bu Anayasanın hükmü. Öyle etiketleyemezsiniz insanları, politize edemezsiniz, gerçekten zor bir süreç onu söyleyeyim.
Tutuklama bizde cezaya dönüşmüş durumda, yeni değil bu. Bunların tohumları önceden ekildi, tut tutabildiğin kadar at zindanlara, kapalı cezaevlerine. Oysa tutuklama bir tedbir, adaletten kaçmayı veya delil karartmayı engellemek için uygulanan istisnai bir tedbir. Bakın şimdi o Temmuz 2014’te tutuklanan polislerin davaları var mı ortada, yok ama kimse sesini çıkarmıyor. Zaten böyleydi ve insanlar alıştırıldı. Özel yetkili mahkemeler döneminde davalar 1 yıldan 2 yıldan önce açılmıyordu veya tutukluların mahkeme önüne çıkması ancak bu sürelerde olabiliyordu. Olağanlaştırdılar hukuka aykırılıkları. Bu tür hatalar devam etmemeli, tekrar getirilen soruşturmaların gizliliği yoluyla savunmanın eli kolu uzun süre bağlanmamalı, tutuklananların mahkeme önüne çıkabilmeleri geciktirilmemeli, iddia, delil, savunma, maddi hakikat ne ise ona bir an önce yargılamada tartışılmalı ve dava sonuçlandırılmalı. Doğru olan budur.
Telefon dinleme terörü esti… İnsanlar aylarca, yıllarca takip edildiler, kendilerinden olanları olmayanları ayırmak suretiyle yapıldı bu. İşte sonuca geldik, 80 milyonu buna alıştırırsak, şimdi başına geldi anlatamazsın kendini, samimiyetine inandıramazsın. Ancak ümit ediyorum düzelir, ümit ediyorum hakim ve savcıların tutuklanmaları gibi durumlar yaşanmaz. Bunların açıklanması tabi mümkün değil. Ama varsa şartları oluşmuşsa dosyalarına koyacaklardır. Keyfi olmamalılar, bu insanlar anlattıkları gibi masumlarsa ve sadece görevlerini icra etmişlerse, sadece paralel yapıya yakın olma ihtimalleri nedeniyle bunlar başlarına geliyorsa, bunlar kabul edilemez. Çünkü “ceza sorumluluğu şahsidir” ve “herkes kendi kusurlu eyleminden sorumludur”, bu hukukun evrensel ilkesidir. Devlet başıboş bir yer değil, buranın bir hükümeti var, buranın bir yargısı var, yürütmesi var… Siz millete hizmet edeceksiniz, ülkeye hizmet edeceksiniz, bir yerlere değil. Ama bunu düzeltelim, ne kadar ağır bir sonuçla veya sonuçlarla karşılaşacaksınız onları kestirmek güç.

80 milyonun yargıya olan güveni nasıl geri kazandırılabilir? Son zamanlarda çok sayıda hakim ve savcı tutuklamaları oluyor yargıda bir temizlik yapıldığı söylenebilir mi?
Hükümet öyle söylüyor; “biz temizlik harekatı yapıyoruz” diyor. Hukuka uygunluğunu tartışmıyor. “Hukuka uygun hareket ediyorum” demek zorunda. “Hukuk devleti” ilkesi var Anayasanın 2. maddesinde. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu tarafa yargıda, hukukta ve demokraside normalleşemedi. Biz genç bir ülkeyiz, bunu unutmamak lazım. İstiklal Mahkemeleri ile başlamışız, sonra Yassıda, Sıkıyönetim Mahkemeleri gelmiş, Devlet Güvenlik Mahkemeleri gelmiş, Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nden sonra, bu Hükümet döneminde Özel Yetkili Mahkemeler gelmiş, Terörle Mücadele Kanunu ile kurulan mahkemeler gelmiş…  6 Mart 2014’de yürürlüğe giren 6526 sayılı kanunla, tüm özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve özel savcılık birimleri tasfiye edildi, ama yarın bir gün kurarlar mı bilmiyorum. Kimisi de Sulh Ceza hakimliklerini, özel mahkemelerin yerine kurulanlar olarak nitelendiriyor. Elbette bunlar aynı kefeye koyulamaz. Çünkü Sulh Ceza Hakimlikleri dava görmüyor. Sorgu hakimlikleri olmalı, fakat bağımsız ve tarafsız olmalı ve kararlarına etkin itiraz yolu oluşturulmalı. Aksi halde, yargıda normalleşemezsin ve geri kazanamazsın.
Sokaktaki insanların bakış açısı şudur; Türkiye’de davalar bitmez. Aynı olaylarda birbirine benzemeyen kararlar ve yargıda ortaya çıkan kutuplaşma insanları ciddi anlamda korkutur. Yargı siyasetin dışına alınmalı, şunun yargısı bunun yargısı zihniyeti ve algısı ortadan kaldırılmalıdır.
Bakın şimdi o tutuklanan hakimler savcıların baktıkları diğer dosyalar için o davaların tarafları olanlar neler yapacak neler… Yargılamaların yenilenmeleri mi istenmeyecek, işte bunlar teröristmiş, bunların bütün dosyaları tekrar gözden geçirilsin mi denmeyecek? Çünkü sen rayından iyice çıkarıyorsun, bunların hepsinin maliyeti var. Yargı mensupları dahil herkes sağduyulu hareket etmeli. Amaç suçu ve suçluyu ortaya çıkarmaksa gerçekten somut delilleriyle ortaya koyabilmişseniz, bunlar hikaye değilse, bunlar bir intikam değilse, gerçekten suç işleyenin ortaya çıkarılmasıysa, bu hangi sıfatla olursa olsun, yani hangi mevkii de olursa olsun insansın. Cumhurbaşkanı dahil herkes suç işleyebilir bu mümkün olabilir. Mesele bunların ortaya çıkarılmasıysa bunlar çabuk yapılmalı, bunlar intikama dönüşmemeli. “Bize göre şu kitle paralel yapıda bunlarla artık biz yollarımızı ayırdık, bunlardan bize fayda değil zarar gelir, aynı yerde barınamayız, biz bunları tasfiye etmek durumundayız” derseniz, onu da hukuk üzerinden açıklayamazsınız.
Hakimin, savcının, avukatın onları da dahil ediyorum bağımsız, tarafsız yargı mensuplarının kimlikleri olmaz. Mesleklerini icra ederlerken onların dinleri, onların ideolojik görüşleri, onların etnik varlıklarından ortaya çıkan şahsiyetleri olmaz. Tarafsız hareket etmek zorundadırlar.
“İnsanlar bir şekilde unutur mu?”
Hakimler, başka meselelerde aynı şekilde bütün Sulh Ceza hakimlerini reddederler miydi, 63 kişiyi tahliye ederler miydi, daha önce böyle kararlar vermişler miydi bilmem… Bunları herkes anlamlandırıyor. Biz hukukçular dikkatli konuşmalıyız, delillerle konuşmalıyız, hukuka uygun belirlenen yol ve yöntemlerle hareket etmeliyiz, niyet okuyuculuğu yapamayız.
“Bu sistem böyle yürümüyor, bununla hiçbir şey ortaya çıkaramıyoruz, bununla sonuca ulaşamıyoruz, bununla biz düzeni sağlayamıyoruz ama bizim tabi olduğumuz uluslararası sözleşmeler anayasa ve kanunlar böyle emrediyor.” derseniz, o zaman hukukun evrensel ilke ve esasları ışığında yasal düzenlemeler yapılacak ve eksiklikler varsa gidereceksin.
2002 yılında Ak Parti iktidara geldiğinde askerle barışmaya çalıştı, ama sonuca ulaşamadı, 2007 yılında anladığımız kadarıyla cemaat yapılanmasıyla olumlu bir sürece girdi, bunu ben söylemiyorum gazeteler ve televizyonlara bakıldığında görülebilir. Zaten kavga 7 Şubat 2012 başladı, yani gerilim MİT Müsteşarına müdahale ile başladı.
Hukukun 25 evrensel ilke ve esası var kim biliyor bunu kim hazmetmiş. Sadece lafta hukuk devletiyiz, hukuk devleti nedir desen birçok insan bilmez. Avrupa'nın bizden ayrıldığı nokta, bu onlar aşmış artık. Diyeceksiniz ki niye biz öyle değiliz, biz şu an hukuk çağını geçiriyoruz. O insanlar 1900'lü yıllarda bu işleri bitirmişler, biz bitirememişiz. 1923 yılından bu tarafa kavga halindeyiz, her gelen bizde Devlete talip oluyor, gelenler devletin politikasıyla oynuyor. Hiç kimse hatayı kendinde aramaz, kimse özeleştiri yapmaz. Siz araştırın bakın benim yazdığım kitaplara. “Yorumluyorum” diye başladım, şimdi 9’uncusunu çıkarıyorum. Orada görülecek zaten. Ben ne diyorum? İnsanlar bir şekilde unutur ama ben unutmuyorum.
Bakın o TSK mensupları da unutmayacak ben size söyleyeyim. İnsanları 4 yıl 5 yıl zindanlarda tutarsanız o insanlar bu hesabı kapatmazlar. Balyoz'da kusura bakmayın, özür dileriz beraat ettirdik sizi oldu, bitti mi yani şimdi... Tutuklama tedbiri bu insanlara en ağır şekilde uygulandı, o zaman insan hak ve hürriyetleri nerede idi, birilerinin çantasında mı unutulmuştu? O insanların büyük çoğunluğu kaçmadı hepsi geldi, hiçbiri direnmedi. Hepsinin silahları vardı, ancak gelip teslim oldular. Sonra ne oldu meşrulaştırdılar, olağanlaştırdılar, bak biz paşaları da tutukluyoruz… Al tutukladın ne oldu! Neyi hallettin? Ama belki halletmişlerdir, belki de kamu otoritesi bundan yararlanmıştır. Ama sorunlar çözülmemiş demek ki, hukuk yerine oturmamış, yargı yerine oturmamış. Hani referandum yaptılar 2010 yılında, HSYK'yı değiştirdiler ne oldu? 2013 sonunda yine kıyamet koptu, ancak kanunla müdahale edebildiler.

“Herkes elindeki silahını çekiyor…
Oturalım bu millet için, devlet için, sistem için çalışalım yok. Herkes kendi alanını oluşturuyor, sadece sözde liyakat. Niye kral çıplak diyemiyoruz korkuyoruz?
Mevcut HSYK’ya veya Hükümete baktığınızda, meşru zeminde normalleşme olabilir mi? İnşallah olur, ama hukuksuzluklarla olmaz. Türkiye'de demokrasiyi sindiremezsen, hukuku sindiremezsen böyle olur. Ceza Hukuku ana sorun çözücü değildir, hukuk düzeninde ve toplum üzerinde yardımcıdır. Her şeyi ceza ile çözemezsin, insan hemen değişebilir mi? Anayasa ve kanunlar değil, asıl insanın kalitesi önemli. Versen de en iyi arabayı, kullanana bakacaksın anlatabildim mi?
Herkes yetkisini keyfi kullanırsa, kendisi için kullanırsa olmaz. Yasama, yürütme, idare ve yargı erkleri deyim yerinde ise ayrı telden çalarlarsa olmaz. Ülkenin düzene, huzura ve insanların güvenli ortama ihtiyaçları var. Bu konuda Devlete çok iş düşüyor ve bireylere de. Hukuk düzeni ve adalet isteyelim, bağımsız ve tarafsız yargı isteyelim, yargının siyasetin dışına çıkmasını isteyelim ve yargı yetkisinin kimse ile paylaşılmamasını, kimseye devredilmemesini isteyelim, herkesin yargı denetimine açık olmasının önemine vurgu yapalım, sabahtan akşama kanun değiştirilmesin diyelim, kural ve uygulamada istikrar isteyelim…  Sizce çok şey mi istemiş oluruz?

Sinem Sena AYDIN/Reyhan KURTCEBE-HUKUK AJANSI



Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner93

Artan kadın cinayetleri ve 'Haksız Tahrik'...
Artan kadın cinayetleri ve sanıklara verilen cezalar... Son olarak Giresun'da kadın cinayeti işleyen bir kişiye...

Haberi Oku