GÜNCEL HABER:
'Arşivleri açma teklifi dikkate şayan'
Dünya adeta, soykırım yapıldı diyenler ve soykırımı reddedenler olarak ikiye ayrılmış durumda. Soykırımın net olarak tanımı nedir?

Yard. Doç. Dr. Selman ÖĞÜT: Aslında konu ile ilgilenen bütün uzmanların soykırım fiilinin tanımı hakkında temel bir tanımda uzlaştığını söylemek zordur. Bununla birlikte genel kabul gören tanım Ocak 1951’de yürürlüğe girmiş olan 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde yer almaktadır. Sözleşmenin 2. maddesi soykırım suçunu şu şekilde tanımlar: Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: Grubun üyelerinin öldürülmesi, grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi, grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması, grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması ve çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi. Soykırım kavramını hukuki açıdan inceleyecek olursak bu sözleşmenin ve zikrettiğimiz 2. maddenin geçerli olduğunun altını çizmemiz gerekir. Sözleşmenin 3. maddesi ise soykırım suçu kapsamında cezalandırılacak fiilleri saymaktadır. Buna göre; soykırım yapmak, soykırım yapmak için gizli anlaşmalar yapmak, soykırımda bulunulmasını doğrudan ya da dolaylı olarak kışkırtmak, soykırıma teşebbüs etmek, soykırım eylemine ortak olmak fiilleri soykırım suçu kapsamına girmektedir.
 
-   - Türkiye ile Ermenistan arasındaki soykırım iddialarının uluslararası hukuk açısından taşıdığı anlam nedir?


Yard. Doç. Dr. Selman ÖĞÜT: Soykırım suçu bir millete isnat edilebilecek en ağır suçtur. Haliyle bir milletin soykırımdan daha ağır bir suç yüklenmesi mümkün değildir. Çünkü bu suç, işleyenden ziyade işleyenlerden sonra gelenlerin üzerine yüklenir. Almanlar’ı düşünün mesela. Ben bir dönem Almanya’da bulundum. Oradaki Türk öğrencilerle konuşurduk. Bir gün bu arkadaşlarımızdan biri şöyle bir anektod paylaştı: ‘’Alman olmayan bir hocamızın dersindeydik. Hocamız şöyle bir soru sordu. İçinizde Alman olmaktan gurur duyan kaç kişi var? Sınıftaki Alman öğrencilerin yarısından azı el kaldırabildi.’’ Diğer bir öğrenci arkadaşımız 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda final oynayan Alman Futbol Takımı’nın ülke genelinde bu kadar Alman bayrağı ile desteklenmesinin şaşırtıcı olduğunu söylemişti. Burada Holokost’u inkar etme çabasında değilim. Bir soykırım suçunun işlenmesinin modern uluslararası hukuktaki tezahürleri yanında sosyolojik sonuçlarını anlatmaya da çalışıyorum. Suçu işleyenlerden çok gelecek nesilleri mahkum eden bir suçtur soykırım. Bu yüzden her somut olay açısından çok dikkatli bir şekilde incelenmesi gerekir. Bu noktada hem tarihçilerin hem de hukukçuların birlikte çalışması gerekir.
Şunu özellikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’nin bu konuda saklamaya çalıştığı bir şey yoktur. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın karşılıklı olarak arşivleri açma teklifi dikkate şayandır. İyi niyetli bir araştırma yapılmak isteniyorsa Türk, Ermeni, Rus ve hatta İngiliz veya Alman arşivlerinin incelenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde bir milletin üstüne iftira atmış olursunuz.
Bu konunun uluslararası hukuk açısından taşıdığı anlam yukarıda da belirttiğim gibi bir milleti sonsuza mücrim ilan etmektir. Batı Dünyası’nın bu konudaki ikiyüzlü tavrına girmek bile istemiyorum. Soykırımın dik alası Bosna’da yapıldı. Sağ olsun Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi Papa da orayı görmezden geldi. Fransa’nın Cezayir soykırımını dillendiren yok. İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesi ve oradaki insanları sistematik olarak ata topraklarından kovması, çoluk çocuk demeden herkesi öldürmesi kimseye soykırım suçunu hatırlatmıyor. Almanlar’ın hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşı sonunda günah keçisi ilan edilmeleri sonucu bütün Jenosit filmlerinin başrolüne oturtulmaları da bu yüzdendir. Aslında başrolü paylaşacak batılı ülke sayısı hayli fazladır.
Uluslararası hukuk açısından devletin işlemiş olduğu haksız fiil eski hale iade, tarziye (özür veya başka metotlarla mağdur tarafın rızasını alma) ve tazminat gerektirir. Hal böyle olunca Ermeni Soykırım iddialarının kabul edilmesi yüklü bir tazminat ve belki de toprak iadesini gerektirecektir. Özür kısmı da daha abartılı ve şaşaalı şekilde tekrarlanacaktır. Tekrarlanacaktır diyorum çünkü 2014 yılında zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Ermeniler’in acılarının paylaşıldığını dile getirmişti. Ancak bu bir taziyeydi ve dönemin şartlarına vurgu yapan yani mukatelenin (karşılıklı öldürmenin) şartlarını hatırlatan bir ifade idi. Bununla birlikte 1948 Soykırım Sözleşmesinin Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine geriye yürümez. 1915’teki olaylar ile ilgili uygulanmaz.
 
 
3  - Türkiye’nin de karşı soykırım tezi uluslararası hukukta tazminat talebine konu edilebilir mi?


Yard. Doç. Dr. Selman ÖĞÜT: İspat edilirse tabii ki tazminat konusu edilir. İddia ispata muhtaçtır. Sağlıklı şekilde işleyen hiçbir hukuk sisteminde iddia ederek bir şey elde edemezsiniz. Ancak bu farazi durumun olayın aktörleri açısından değerlendirilmesi gerekir. Soykırım Sözleşmesine göre soykırım suçunun asli faili devlettir. Bununla birlikte yardım edenlerin de cezalandırılması gerekmektedir. Bu noktada Ermeniler’in o devirde bir devlet otoritesi kurarak hareket etmediği aşikardır. Suçun işlenmesine katkı sağlayan bir devlet varsa o devletin sorumluluğundan bahsedilebilir.
 
    - Soykırım iddiaları hangi yargısal mekanizmaya konu edilebilir?


Yard. Doç. Dr. Selman ÖĞÜT: Sözleşmenin 6. Maddesi şu şekildedir: Soykırım fiilini veya üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.
Osmanlı Devleti, Ermeniler ile ilgili alınan tehcir kararının uygulanması sırasında ortaya çıkan hukuka aykırı durumları tespit etmiş ve faillerini yani kendi görevlilerini cezalandırmıştır. İstanbul’da ve Anadolu’nun değişik vilâyetlerinde Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra söz konusu olaylar ile ilgili Divân-ı Harb-i Örfî Mahkemeleri kurulmuş, İttihat ve Terakki üyelerine ve o dönemde görev almış kişilere idam dahil ağır cezalar verilmiştir. Hatta bu mahkemelerde haksız yere idam edilen Türk görevliler dahi mevcuttur. Bununla birlikte bu mahkemeler birileri tarafından Türklerin soykırım suçunu kabul edişinin açık delilleri olarak değerlendirilmektedir ki son derece tutarsız ve kötü niyetli bir analizdir. Aslında Ermenistan’ın ilk başbakanı Kaçaznuni’nin Taşnaksutyun Partisi’ne sunduğu rapor daha belirleyicidir. Başbakan Kaçaznuni 1914-1923 arası süreçte Türkler ve Ermeniler arasında bir savaş yaşandığını (ki mukatele ilk başlatan taraf tarihçilere göre Ermenliler’dir) tehcirden asıl sorumlu olanın Taşnak Partisi olduğunu mezkur raporda belirtmiştir.

- 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteleyen ülkeler ile Türkiye arasında ne gibi sıkıntılar oluşabilir?

Yard. Doç. Dr. Selman ÖĞÜT: 
Bu ülkeler ve Türkiye arasında çok büyük sıkıntılar oluşacağını düşünmüyorum. Daha yeni enerji antlaşması yaptığımız Rusya Devlet Başkanı Putin de soykırım olarak ifade etti. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız Taner Yıldız söz konusu açıklamanın Türk Rus enerji antlaşmalarına zarar vermeyeceği bildirdi. Avrupa Parlamentosu bu sene dahil 5 kere Avrupa Konseyi 2 kere soykırım olarak tanıdı. Söz konusu durum bir uluslararası baskı oluşturmaya yöneliktir. Devletlerarası ilişkiler aile arası ilişkiler gibi değildir. Duygusal yaklaşımlardan ziyade kar zarar hesapları devreye girer. Türkiye’nin uluslararası arenada yükselen çizgisini gören ve bundan rahatsız olan bazı devletler ve onların ağırlıklarını koydukları uluslararası örgütler Türkiye’nin sırtında kambur oluşturmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. AİHM’den geçen sene KKTC ile ilgili aleyhimize çıkan 90 milyon Avroluk tazminat kararını hatırlayalım. Kıbrıs konusunda nasıl hakkımızı yediklerini unutmayalım. Aynısı Ermeni meselesi ile ilgili yapılmak istenmekte ve Türkiye’nin iyiniyetli tavrı göz ardı edilmektedir. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek vardır ki o da uluslararası hukukun güçlü savunucular üzerinden yönlendirildiğidir. Biz devlet olarak donanımlı tarihçiler, donanımlı uluslararası hukukçular ile hareket edersek ve pek tabii ki Ermeni diasporasının yaptığına hiç yoktan yaklaşan bir uluslararası lobicilik faaliyeti güdersek o zaman ortada hiçbir iddia kalmaz. Önemli olan mikrofonunuzun desibelinin ne kadar yüksek olduğudur.

     Sinem Sena AYDIN/HUKUK AJANSI


Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Liselere geçişte yeni model açıklaması
Milli Eğitim Bakanı Yılmaz, liselere geçişte yeni modelle ilgili, "Bir ay içinde Bakanlar Kuruluna...

Haberi Oku